Tanılar

Anne baba tutumu, anne ve babanın psikolojik eğilimleri doğrultusunda gelişen, onların bilinç dışı gereksinimlerini yansıtan davranışlardır. Anne baba tutumlarını etkileyen çeşitli faktörler vardır. Bunlar:

1- Anne ve babanın kişilik özellikleri: Anne ve babanın ruh sağlıkları, davranış biçimleri, kendilerinin yetiştirilme tarzları çocuğu etkiler.

2- Anne ve babanın yaşı: Anne ve baba ergenlik çağında evlenmişlerse olgunlaşmamışlığın getirdiği acemiliği yaşayıp çocuklarını ihmal edebilirler ya da evliliklerinin yürümemesi nedeniyle çocuk sıkıntı yaşayabilir. Özellikle ülkemizde çocuğa anne ve babanın ebeveynlerinin baktığı durumlarda, çocuk anne-babayı neredeyse akranları gibi görüp onların ebeveynlerini otorite olarak kabul eder. Dede ve nine de genel olarak torunlarını koruyup taviz verdikleri için (bir dediğini iki etmeme, her isteğini yerine getirme vb) anne-baba çocuk üzerinde etkili olamaz.

3- Anne ve babanın genel evlilik uyumu: Çocuk uyumlu, karşılıklı saygı ve anlayışla giden bir evlilik içinde büyüyorsa anne ve babayı ortak otorite olarak görür, olumlu bir şekilde her ikisiyle eş biçimde ikili etkileşim kurar. Böyle sağlıklı ortamın oluşturulmaması sonucunda çocukta konversif bozukluk, cinsel kimlik bozukluğu, anorexia nervozaya kadar gidebilen çeşitli psikiyatrik bozukluklar görülebilir.

4- Aile içinde ölüm ya da ayrılıklar (boşanma dışında): Aile içinde bir ebeveynin kaybı sonucu diğer ebeveyn yaşını normal bir şekilde yaşayamaz ve yasa gömülüp kalırsa, farkında olmadan çocuğuna taşıyamayacağı görevler yükleyebilir, rol atfedebilir ya da aşırı derecede hoşgörülü davranabilir.

5- Planlanmış / planlanmamış çocuk olma: Planlanmamış çocuğu reddetme, istememe tarzında tutumlar olduğunda, çocuğun benlik algısında çok derin yaralanmalar olur ve çocuk kendisini değersiz, yetersiz hisseder.

6- Çocuğun doğuştan getirdiği özellikler: Erkek çocuk beklentisi olan ailelerde cinsiyet tutumlarda farklılık oluşturur. Çocuğun yapısal özellikleri (örneğin uyku düzensizliği gibi) ebeveynleri etkileyebilir. Çocuğun doğum sırası önemlidir. Çünkü genellikle ilk çocuk anne-babanın acemiliğine gelir ya da anne-babanın tüm beklentilerini yatırdığı çocuk olur. Ortanca çocuk rahat büyür. En son çocuk ailenin en küçüğü konumunu koruyup, anne-baba tarafından bebek gibi yetiştirilir.

7- Çocuğun anomali ya da hastalıkla doğuyor olması ya da sonradan kronik / ölümcül bir hastalığa yakalanması: Anne-baba bir çocuk sahibi olacaklarını öğrendikten sonra daha doğmadan çocuğa birçok özellik atfeder. Çocuk anomalili doğduğu zaman anne-baba şok, korkma, kabullenememe yaşar. Sonradan da bu duygulardan ötürü suçluluk hissetmeye başlar ve çocuğa kendilerini adayabilir. Sağlıklı çocuk ölümcül bir hastalığa yakalanırsa anne-baba o çocuğa çok ılımlı davranıp diğer çocuklara haşin davranabilir, onlara karşı ilgisiz olabilir. Bu da ailenin ruhsal dengesini bozar. Anne ve baba, çocuk yetiştirirken uygun bir şekilde sevgi ve disiplinle çocuğa yaklaşmalıdır. Eğer aile çocuğa aşırı sevgi verirse çocuğa sınır konulmaz, derin hoşgörülü olunup çocuğun her dediği yapılır. Aşırı sevginin disiplin yoksunluğu ile bağlantılı olduğu görülür. Çocuk hiç ‘hayır’ denmeden büyütülür. Böyle bir çocuk bebeksi, engellenme eşiği düşük, hayatın zorluklarına karşı aşılanmamıştır ve evin sınırları dışına çıkınca ‘sudan çıkmış balık’a döner.

Sevgi yoksunluğu, planlanmamış, evlilik dışı olup sonradan da kabul görmeyen çocuklarda görülür. Bu çocuklar çok sık eleştirilir, çok sık ceza alır, hep hatalı, hep problemli olarak görülür ve olumlu geri bildirim almadan büyürler. Sevgi yoksunluğu aşırı disiplinle birlikte olabilir. Sevgi ve disiplin yokluğunda çocuk suça daha çabuk yönelir.Aşırı sevgi ve aşırı disiplinle yetiştirilen çocuk kendisini en terbiyeli, en çalışkan, en mükemmel olmak zorunda hisseder. Bu da performans anksiyetesi, okul korkusu, ayrılık kaygısı şeklinde karşımıza çıkar.

Kaygı, fiziksel belirtilerin de eşlik ettiği, normal dışı ve nedensiz bir aşırı korku hali diye tanımlanabilir. Kaygı bozukluğu olan kişi kendisini huzursuz hisseder ve kötü bir şey olacakmış endişesi taşır fakat bu durumunu açıklayacak somut bir tehdit veya tehlike gösteremez.
Aslında korku insanın doğasında var olan ve güvenliğimizi tehdit eden ya da tehdit etmesi muhtemel olan tehlike durumlarına karşı önlem alarak kendimizi korumamız için hayati öneme sahip olan bir duygudur.


Korkular ve kaygılar gündelik yaşamda sıklıkla gösterdiğimiz tepkilerdir. Örneğin evimizde sessiz bir ortamda otururken birden patlamaya benzer bir ses duyduğumuzda irkilmemiz ya da bir iş görüşmesine giderken tedirginlik duymamız olağan tepkilerdir.
Kaygı bozukluğuna sahip kişilerde ise bu tepkiler daha yoğundur ve duruma özgü değildir. Bu tepkiler onların yaşamlarını olumsuz yönde etkiler ve birçok durumda hayatlarını güçleştirir.
Normal kaygının kişiyi tehlikelere karşı uyarma koruma ve harekete geçirme özellikleri vardır. Aşırı kaygılı durumlarda ise bir kaygı bozukluğundan söz etmek mümkündür.

Çocuğun temel bağlanma figürlerinden (genellikle anne babadan) ayrılmayla gelişen aşırı kaygı, korku ve anne babadan ayrı iken kendisine ya da anne babasına zarar geleceği korkusu nedeniyle okula gitmek istememesi durumudur. Çocuğun okula gitmek istememsine sebep olan şey genellikle okulla ilgili değil; çocuğun kaygı düzeyini artırmaya sebep olabilecek herhangi bir ailesel yaşantı ile ilgili olabilir. Çocukla, anne babayla ve okulla birlikte yürütülecek eş zamanlı tedavi önemlidir.

Sosyal ya da performans sergilemesini gerektiren bir durum öncesinde (ör, sınav, topluluk karşısında konuşma, yeni biri ile tanışma, başkalarıyla yemek yeme, çeşitli gösteriler, vb.) olarak başarılı olamama korkusu ile kendini gösteren kaygılar performans kaygısı olarak ifade edilir. Kaygı duyulan ortam ya da durumlardan kaçınma ile sonuçlanır. Performans kaygısı olan çocuklar durumu olduğundan daha tehlikeli algılar ve daha fazla olumsuz düşünce taşırlar. Ergenlerde en sık olarak sınav kaygısı şeklinde kendini gösterir. Hazırlığı yeterli olsa bile, performans zamanı yaklaştıkça bir anda donakalma ve diğer kaygı belirtileri gösterebilir. Uyku ve iştahta bozulmalar, mide krampları, aniden tuvalete gitme ihtiyacı, kusmalar görülebilir. Bu kaygı belirtileri sınava çalışma motivasyonunu etkileyebileceği gibi uyku, yemek, sosyal ilişkiler gibi günlük aktiviteleri de olumsuz düzeyde etkileyebilmektedir.

Bununla birlikte sadece sınav öncesi değil sınav sırasında da aşırı heyecan ve bu heyecanın getirdiği bazı duygusal ve fiziksel belirtiler sınav performansını etkileyerek başarı düzeyini düşürebilir. Sınav sırasında ya da sınavın düşünüldüğü durumlarda çarpıntı, karın ağrısı, soğuk terleme ve baş ağrıları, düzensiz solunum, ellerde uyuşma, titreme, vücutta ateş basması ve bayılma hissi, baş dönmesi, kas yorgunlukları sınav kaygısının fiziksel belirtileri arasında sayılabilir. Tedavide zaman zaman kaygı giderici ilaçlar da kullanılmakla birlikte, kaygı düzeyinde artışa neden olan süreçlerle ilgili olarak çocuğa ve aileye psikoterapi ve danışmanlık yoluyla yardımcı olmak gereklidir.

Beklenmedik bir anda ve yerde ani olarak gelişen, 10 dakika içinde en yüksek seviyesine ulaşan yoğun bir korku ve rahatsızlık hissiyle karakterize olan ve bu süre içinde hastalarda delireceği, öleceği, kalp krizi geçireceği ya da kontrolü kaybedeceği düşüncesine neden olan ataklarla karakterizedir. Bu yoğun sıkıntı hissi ile acil servislere başvurulara neden olur, ancak yapılan değerlendirmeler sonucunda fiziksel bir hastalıklarının olmadığının anlaşılmasına rağmen genellikle hastada rahatlatma hissinin olmaz. Beklenmedik anda ortaya çıkan bu ataklara, yeniden atakların olacağına dair kaygı hissi ve kontrolünü kaybetme korkusu eşlik eder.

Çarpıntı, kalp hızında artış, titreme veya sarsılma hissi, boğulma ya da nefes alamama hisleri, göğüste ağrı veya rahatsızlık hissi, bulantı ya da karında bir rahatsızlık hissi, baş dönmesi, sersemlik hissi, çevreyi olduğundan farklı, sanki gerçek değil gibi hissetme ya da kendini çevredekilerden ayrılmış, olağandışı, farklı bir şekilde algılama hali, uyuşma, hissizlik, yanma, karıncalanma hisleri panik atağı sırasında yaşanabilen duygulardır. Farmakoterapi ve psikoterapi yöntemleri ile tedavisi mümkündür. 

Korkulan sosyal durumlar olan toplum önünde konuşma, performans gerektiren durumlar, sosyal toplantılar, ya da yabancılarla konuşma sırasında kalp atım hızında artış, kızarma, terleme, titreme, karın ağrısı gibi belirtilerin ortaya çıkması ile kendisinin gösteren sosyal fobi, günlük hayat etkinlikleri ve kişiler arası ilişkilerde önemli işlevsellik kayıplarına neden olmaktadır.

Pek çok diğer kaygı bozukluğunun da eş zamanlı olarak ya da farklı zamanlar içerisinde sosyal fobiye eşlik etmesi söz konusu olabilir. Sosyal fobi günlük işlevselliği bozar; çünkü bu kaygıyı yaşayan kişi, anksiyete yaratan ortamlarda kaçınır; bu da pek çok doyum verici yaşam alanından da uzak kalma, okul hayatında kesintiler yaşama gibi sonuçlarla neden olabilir. Yeni öğrenme deneyimlerinden uzak kalışla sonuçlanan bu durum, çocuk ve ergenin kimlik gelişim süreçlerinde de önemli aksamalara yol açabilmektedir. Bilişsel davranışçı teknikler, psikoterapi ağırlıklı destek ve/ veya medikal tedavi uygulamaları ile tedavide etkin sonuçlar elde etmek mümkündür. 

Gerçekte korku yaratmayacak bir objeye, aktiviteye veya duruma karşı aşırı korku duyma ve kaçınma davranışında bulunmaya fobi denir. Fobik kişiler belli bir durum, nesne veya aktivite ile karşılaştığında aşırı anksiyete duyar. Kişiler korkularının saçma olduğunun farkındadır, ancak korkularını mantıksal düşünerek engelleyemezler. Bu korkular fobik kişilerin günlük işlevlerinde bozulmaya neden olur.


Fobiler toplumda sık görülür. Araştırmalarda toplumda oranında fobik olduğu söylenmekle birlikte tahminen bu değer % dolayındadır. Araştırmalarda fobi sıklığının beklenenden düşük çıkmasının en önemli nedeni bu kişilerin hastalıklarının farkında olmaması ve tedaviye başvuruların az olmasıdır. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Sosyal fobi genelde gençlik yıllarında özellikle karşı cinse ilginin arttığı dönemlerde ortaya çıkar.

Okul yaşantısı ya da iş hayatında başarıyı getiren sebeplerin bir kısmı kişiye özgü yetenekler olurken, bir kısmı da zamanla kazanabilen becerilerdir. Çocuğun zeka kapasitesi anlatılanı kavramasını ve akılda tutmasını sağlarken, sorumluluk duygusu ve planlı programlı çalışabilme konusunda ailenin çocuğa yaptığı rehberlik de çocuğun zeka düzeyini ne yönde kullanacağını belirleyen önemli faktörler olmaktadır. Çocuğun eğitimi aldığı kişilerin durumu, mekanın özellikleri de yine diğer önemli faktörlerdir.

Öğrenmekte akranlarına göre biraz daha fazla güçlük çeken bir çocuğun kalabalık ve bu nedenle sürekli olarak dikkatinin dağıldığı bir ortamda aldığı eğitimin, daha uygun koşuklarda verilen eğitime göre elbette ki eksiklikleri olacaktır. Depresyon, kaygı bozuklukları, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, davranım bozukluğu, özgül öğrenme güçlüğü,  ve diğer psikiyatrik yakınmalar yada aile yaşantısındaki güçlükler, oklu içi akran ilişkileri ve diğer çevresel etmenlerin tümünün çocuğun öğrenmesi üzerine olumsuz etkiler de ders başarısızlığına sebep olabilecek muhtemel etmenlerdir. Önemli olan tüm sorunları zamanında fark edilmesi ve yardım için arayışa girilmesidir; gecikmemiş bir yardım süreci ile uygun müdahaleler ile çocuğun işlevselliğinde bozulmaları minimum düzeyde tutarak, çözüme ulaşmak mümkündür.

Kızlarda 11 yaş (8-13) civarı başlayan ergenlik dönemi, erkeklerde kızlardan genellikle iki yıl sonra başlar (13-14). Fiziksel ve cinsel gelişmde yaşanan hızlı değişimlerin yanı sıra, bu dönemin önemli görevlerinden biri de kimlik gelişimdir. Kimlik bulma çabaları aslında doğumdan itibaren başlar; ergenlik döneminde ön plana çıkar. Ergen, hem kendisi, hem de başkaları için kim olduğu sorusunun yanıtını arar. Toplumsal beklentiler, özdeşimler, rol modelleri, aile içi ve arkadaş, çevre ile yaşanan ilişikler ve etkileşimler sonucunda kimlik yeniden şekillenir, “ben kimim, neyim” sorularının yanıtı bulunmaya çalışılır.

Cinseli, mesleki, toplumsal kimlik oluşturulmaya çalışılırken, akran ilişkileri daha ön plana geçer ve ergen ebeveynlerini de sorgulamaya başlar. Bu süreçte anne- babadan bağımsız olma çabaları, kendi bireyselliğini ispatlama ama aynı zamanda anne-babanın ilgi ve desteğine ihtiyaç duyma gibi çelişkili duygular, akademik ve duygusal yaşantıda çatışmaların yaşanması bu dönemde sıkça rastlanılan ve aileyi zorlayan durumlardır.  Ergenin kendi benliğini bilinçli ya da bilinçsiz kabullenişi ile kimlik duygusu tamamlanır; çatışmaların şiddeti azalır. Her egende kimlik oluşum süreci farklı yoğunlukta yaşanır. Bu bunalım ağırlaşır ve uyum bozulur ise kimlik karmaşasından söz etmek mümkündür. Kimlik karmaşasının sağlıklı çözümü, bu durumdaki ergenin uygun danışma ve tedavi ile iyileşme sürecinden geçmesi ve kimlik oluşumunu tamamlamasıdır. Bu güçlüğü yaşayan ergenin ailesi tarafında fark edilip, hekime yönlendirilmesi, olumsuz kimlik oluşumun önlemek ve kendisi ve çevresi ile uyum içerisinde bir kimlik oluşum süreci açısından önemlidir. 

TİKLER: Ani, tekrarlayıcı, ritmik olmayan, basmakalıp, çoğu zaman normalde de rastlanabilecek bir hareket ya da davranışı andırabilen, motor hareket, mimik, jest ya da ses çıkarma davranışıdır. Bu bedensel, duyusal istek kişiyi bir yandan tikleri gerçekleştirmeye zorlarken, diğer yandan bu isteği durdurmaya yönelik yoğun çabalar da ek bir iç çatışma ve sıkıntı hissine yol açabilmektedir. Tedavide aileye danışmanlık verilmesi, benlik saygısının yükseltilmesi önemlidir ve eşlik eden anksiyete bozukluğu, depresyon, DEHB ve OKB gibi bozuklukların ilaçla tedavisi gerekebilmektedir.

ÖFKE NÖBETLERİ: Okul öncesi dönemde gelişimsel sürecin bir parçası olarak çocuklarda öfke nöbetlerine sıkça rastlanabilmektedir. Bu durum hem çocukların kendi özerkliklerini kazanmaya başladıkları 2-3 yaş dönemine denk gelmesi, hem de sözel ifadenin yeterince gelişmemiş olması nedeniyle çocuğun isteklerini tam olarak ifade edememesiyle de açıklanabilmektedir. İsteklerinin yerine gelmememsi ve ya gecikmesi gibi engellenmeler karşısında çocuk gerilim yaşar ve hissettiği öfkeyi tam olarak kontrol edemediğinden çığlık atma, elindeki nesneleri fırlatma, ayaklarını ve başını vurma gibi davranışların hakim olduğu öfke nöbetleri ortaya çıkabilir. Çocuğun yorgun, aç ve keyifsiz olduğu durumlarda daha çok ortaya çıkar. Ebeveynlerin birbiri ile tutarlı davranması, çocuğa model olması, öfke nöbeti sırasında telaşa kapılmaması, nöbeti hızlı sonlandırma amaçlı ödüllendirmelerden kaçınması, karşılıklı inatlaşmalara fırsat verilmemesi gibi yöntemler bu gelişimsel sürecin sağlıklı atlatılmasında yardımcı olabilmektedir.

GECE İŞEMELERİ: 5 yaşının üzerindeki çocuklarda herhangi bir tıbbi neden olmaksızın, en az 3 ay boyunca ve haftada en az iki kere olmak üzere gece ve/ve ya gündüz idrar kaçırmasına enürezis denmektedir. 5 yaşındaki çocukların -25’inde bu sorun görülürken, idrar kaçırmanın en sık olduğu yaş gurubu 5-7 yaş arasıdır. Ergenlik dönemine gelindiğinde bu oran %1-3 civarına inmektedir.  Ailesel yatkınlık önemli bir faktör iken, zorlayıcı yaşam olayları da (kardeş doğumu, kayıplar, boşanma, yer değişimi, vb) psiko-sosyal stresörler olarak enürezis oluşumunda etkili olabilmektedir. Hemen her gün yatağını ıslatmak, çocukta başarısızlık duygularını ve “büyüyememenin” verdiği üzüntüyü pekiştirebilir; yaşamın diğer alanlarıyla ilgili olarak çocuğun cesaretini kırabilir. Medikal ve davranışçı yöntemlerin birlikte uygulanması ile tedavisi mümkün olan bir bozukluktur.

Anne baba tutumu, anne ve babanın psikolojik eğilimleri doğrultusunda gelişen, onların bilinç dışı gereksinimlerini yansıtan davranışlardır. Anne baba tutumlarını etkileyen çeşitli faktörler vardır. Bunlar:
1- Anne ve babanın kişilik özellikleri: Anne ve babanın ruh sağlıkları, davranış biçimleri, kendilerinin yetiştirilme tarzları çocuğu etkiler.
2- Anne ve babanın yaşı: Anne ve baba ergenlik çağında evlenmişlerse olgunlaşmamışlığın getirdiği acemiliği yaşayıp çocuklarını ihmal edebilirler ya da evliliklerinin yürümemesi nedeniyle çocuk sıkıntı yaşayabilir. Özellikle ülkemizde çocuğa anne ve babanın ebeveynlerinin baktığı durumlarda, çocuk anne-babayı neredeyse akranları gibi görüp onların ebeveynlerini otorite olarak kabul eder. Dede ve nine de genel olarak torunlarını koruyup taviz verdikleri için (bir dediğini iki etmeme, her isteğini yerine getirme vb) anne-baba çocuk üzerinde etkili olamaz.
3- Anne ve babanın genel evlilik uyumu: Çocuk uyumlu, karşılıklı saygı ve anlayışla giden bir evlilik içinde büyüyorsa anne ve babayı ortak otorite olarak görür, olumlu bir şekilde her ikisiyle eş biçimde ikili etkileşim kurar. Böyle sağlıklı ortamın oluşturulmaması sonucunda çocukta konversif bozukluk, cinsel kimlik bozukluğu, anorexia nervozaya kadar gidebilen çeşitli psikiyatrik bozukluklar görülebilir.
4- Aile içinde ölüm ya da ayrılıklar (boşanma dışında): Aile içinde bir ebeveynin kaybı sonucu diğer ebeveyn yaşını normal bir şekilde yaşayamaz ve yasa gömülüp kalırsa, farkında olmadan çocuğuna taşıyamayacağı görevler yükleyebilir, rol atfedebilir ya da aşırı derecede hoşgörülü davranabilir.
5- Planlanmış / planlanmamış çocuk olma: Planlanmamış çocuğu reddetme, istememe tarzında tutumlar olduğunda, çocuğun benlik algısında çok derin yaralanmalar olur ve çocuk kendisini değersiz, yetersiz hisseder.
6- Çocuğun doğuştan getirdiği özellikler: Erkek çocuk beklentisi olan ailelerde cinsiyet tutumlarda farklılık oluşturur. Çocuğun yapısal özellikleri (örneğin uyku düzensizliği gibi) ebeveynleri etkileyebilir. Çocuğun doğum sırası önemlidir. Çünkü genellikle ilk çocuk anne-babanın acemiliğine gelir ya da anne-babanın tüm beklentilerini yatırdığı çocuk olur. Ortanca çocuk rahat büyür. En son çocuk ailenin en küçüğü konumunu koruyup, anne-baba tarafından bebek gibi yetiştirilir.
7- Çocuğun anomali ya da hastalıkla doğuyor olması ya da sonradan kronik / ölümcül bir hastalığa yakalanması: Anne-baba bir çocuk sahibi olacaklarını öğrendikten sonra daha doğmadan çocuğa birçok özellik atfeder. Çocuk anomalili doğduğu zaman anne-baba şok, korkma, kabullenememe yaşar. Sonradan da bu duygulardan ötürü suçluluk hissetmeye başlar ve çocuğa kendilerini adayabilir. Sağlıklı çocuk ölümcül bir hastalığa yakalanırsa anne-baba o çocuğa çok ılımlı davranıp diğer çocuklara haşin davranabilir, onlara karşı ilgisiz olabilir. Bu da ailenin ruhsal dengesini bozar.

Anne ve baba, çocuk yetiştirirken uygun bir şekilde sevgi ve disiplinle çocuğa yaklaşmalıdır. Eğer aile çocuğa aşırı sevgi verirse çocuğa sınır konulmaz, derin hoşgörülü olunup çocuğun her dediği yapılır.Aşırı sevginin disiplin yoksunluğu ile bağlantılı olduğu görülür. Çocuk hiç ‘hayır’ denmeden büyütülür. Böyle bir çocuk bebeksi, engellenme eşiği düşük, hayatın zorluklarına karşı aşılanmamıştır ve evin sınırları dışına çıkınca ‘sudan çıkmış balık’a döner. Sevgi yoksunluğu, planlanmamış, evlilik dışı olup sonradan da kabul görmeyen çocuklarda görülür. Bu çocuklar çok sık eleştirilir, çok sık ceza alır, hep hatalı, hep problemli olarak görülür ve olumlu geri bildirim almadan büyürler. Sevgi yoksunluğu aşırı disiplinle birlikte olabilir. Sevgi ve disiplin yokluğunda çocuk suça daha çabuk yönelir.Aşırı sevgi ve aşırı disiplinle yetiştirilen çocuk kendisini en terbiyeli, en çalışkan, en mükemmel olmak zorunda hisseder. Bu da performans anksiyetesi, okul korkusu, ayrılık kaygısı şeklinde karşımıza çıkar.